<style>.ig-b- { display: inline-block; }
.ig-b- img { visibility: hidden; }
.ig-b-:hover { background-position: 0 -60px; } .ig-b-:active { background-position: 0
3 Ekim 2013 Perşembe
10 Nisan 2012 Salı
Ege usulü; Zeytinyağlı yaprak sarması
http://blog.milliyet.com.tr/ege-usulu--zeytinyagli-yaprak-sarmasi/Blog/?BlogNo=357804
Yine yeşillendi badem ağaçları.
Yaz mı gelecek acep?
Yine çiçeklendi ayva dalları.
Yine filizlendi üzüm bağları.
Zaten hep yeşildi çam yaprakları.
Asma dalları filizlendi ya birkaç güne kadar, tabii takriben
on, on beş güne kadar, pazar tezgâhlarını süslemeye başlar taze yapraklar. Taze
yaprak ile yapılan sarmaların da tadına doyum olmaz.
Bugün yaprak sarmasını tarif edeyim dedim, sizlere hani
bilenleriniz vardır da bu Ege usulü. Ege’nin tazecik yaprakları ve
yeşilliklerinin katkısıyla. Yapması pek zahmetli, yemesi de bir o kadar kolay
ve de zevkli.
Taze yaprakları ilk önce teker teker yıkamalı ve bir süre
sirkeli suda bekletmelisiniz. Zira üretici, böcek ve haşereye karşı, kükürt ve
göztaşı ile ilaçlamakta. Hani durduk yerde lüzumsuz yere kimyasal almayın
derim. Gerçi artık ne sebze veya ne et yiyeceğimizi de şaşırmış durumdayız.
GDO, antibiyotik, böcek ilaçları ile takviye edilmiş yiyecekleri duyduktan
sonra insanın aç gezesi geliyor. Nefis bu, kör nefis. Açlıkla da terbiye
edilemiyor ki!!!
Malzemeler;
1 kilo taze asma yaprağı,
3 bardak pirinç,
2 baş kuru soğan,
2 fincan zeytinyağı,
6 adet ince kıyılmış taze soğan,
Yarım demet ince kıyılmış maydanoz,
Yarım demet ince kıyılmış taze nane,
2 adet ince kıyılmış taze sarımsak,
2 kaşık domates salçası,
2 adet rendelenmiş domates,
1 çay kaşığı tuz,
1 çay kaşığı karabiber,
1 çay kaşığı toz şeker,
Sosu için;
1 limonun suyu,
1 fincan zeytinyağı,
1 çorba kaşığı kırmızı pul biber(istenirse acı olabilir)
Yıkanıp, sirkeli suda bekletilen yaprakları, tuzlu suda çok az haşlayıp süzgüye alıp, süzülmesi için
bekletelim. Bu arada iç malzemesini hazırlamaya başlayalım. Genelde malzemeleri
çiğden koymayı tercih eder Egeliler ama ben kuru soğanları ince ince kıyıp
zeytinyağında ama yağı yakmadan hafifçe kavurmayı ve yıkanarak süzülen
pirinçler ile de ateşte bir iki çevirmeyi tercih ediyorum. Soğanın acılığını
yemeğe vermemesi açısından. Zira ateşi gören soğan tatlanıyor.
Daha sonra geniş ve yayvan bir kaba bu kavrulan soğan ve
pirinçleri koyarak, biraz ılınınca içerisine diğer malzemeleri de
karıştırıyoruz. Üzerine de 1 bardak su ilave ediyoruz.
Sarma işlemine başlamadan önce; yaprakların saplarını
temizleyerek, sarmayı pişireceğiniz tencerenin dibine sıralar ve üzerlerini
yapraklarla kaplayarak, sardığınız sarmaları da üzerine dizer iseniz çok nefis
bir tat alacağını bilmelisiniz. Ne kadar püf noktası varsa verdim ahhh bana sır
kalmadı;)))
Bizim buralarda ‘’Ben kalem gibi yaprak sararım’’ diye
öğünür hanımlar. Kalem var, kalem var! Kalemden kaleme fark var. Kimi kurşun
kalem gibi sarar, kimi ben gibi dolma kalem misali. İnanın çok ince olduğu
zaman da sade yaprak yer gibi hissediyor insan kendini. Eee o kadar iç
hazırladık, tadı gelmesin mi insanın damağına değil mi ya! Tercih meselesi. Ben
tarifi verdim, nasıl ister iseniz öyle sarın.
Tepsinin içine yaydığınız veya elinizde sardığınız
yaprakları, sardıktan sonra; tencereye sıralayıp, üzerine ağırlık yapması için
bir tabak veya tercihan toprak güvecin kapağını koyun. Sarmaları örtecek kadar
da su ilave edin ve yeşil erikleri tencerenin kenarına sıralayın ve kapağını
kapatın. İlk 5 dakika hızlı ateşte daha sonra da çok kısık ateşte pişmesini
bekleyin.
Bitti sanmayın!!! Daha bitmedi…
Suyunu çekip pişen sarmaların üzerindeki tabağı kaldırın ve
hazırladığınız, yağlı, limonlu, biberli sosu iyice çırpıp, kaşıkla sarmaların
üzerine dağıtın ve kapağını tekrar kapatarak demlenmeye bırakın.
Soğuyan sarmaları, yemek saatine yakın bir zamanda servis
tabağına sıralayarak, limon dilimleri ile süsleyin ve sevdiklerinize sunun. Bu
arada bu denli uğraş sonunda, övgüyü hak ettiğinizi de bilin. Ellerinize sağlık…
Sofralarınız bereketli ve şen, tarif kârınız Ayşen,
Afiyet şeker olsun.
Ayşen Arslangiray Kura
11 Nisan 2012/ Kuşadası
24 Mart 2012 Cumartesi
Ali Nazik onun adı, damaklarda iz bırakır leziz tadı
http://blog.milliyet.com.tr/ali-nazik-onun-adi--damaklarda-iz-birakir-leziz-tadi/Blog/?BlogNo=354829
Bildik, bilindik Ali Nazik tariflerinden farklı bir tarif
vermek niyetindeyim bugün ama tabii ki Ali Nazik yemeğinin aslını bozmadan!
Hanımlar zaman zaman ’’Ah, aman, bugün acaba ne yemek yapsam?’’ diye kafa
yorarken, yaratıcılıklarını da dökerler ortaya ve değişik yemekler ve tarifler
çıkar karşımıza.
Bugün ki yemek tarifim de işte öyle bir şey!
Ah, ah biz ülke insanımız için ekmek çok önemli bir
besindir. Hem çok tüketir o oranda da bir o kadar da israf ederiz. Dünya
ülkelerinde nice insanlar açlıkla mücadele ederken, bayatlayan ekmekleri
sağlıklı koşullarda muhafaza etmeyi ihmal eder, buzdolabında koruyup veya
fırınlayıp galeta unu haline getirebileceğimizi bildiğimiz halde; naylon
torbaya koyar, kendi kaderi ile baş başa bırakıp, küflenip atılmasına sebep
oluruz.
Hele eskiden ekmeklerin altına imal eden fırının adının
yazılı olduğu etiketler yapıştırılırdı. Bu etiketler yüzünden kilolarca ekmek
çöpe atılırdı, neyse ki bu uygulamadan vazgeçildi. Yine de ekmeği israf etmeye
devam etmekteyiz.
Şimdi niye bu kadar ekmek lafı ettin diyeceksiniz! Ali
Nazik’i bayat ekmekle yapacağız da ondan!
Ali Nazik, Ala nazik veya eli nazik olarak da adlandırılan,
Güneydoğu Anadolu kentlerimizde çokça yapılan ve Gaziantep ilimizin yöresel
yemekleri listesinde, ilk sıralarda yer alan bu yemeğin adının, bir rivayete göre; Yavuz Sultan Selim’in
beğenisinden geldiği söylenmektedir.
Malzeme listesi: ( 4 kişilik)
300 gr. Kıyma( koyun-dana karışık)
3 adet iri bostan patlıcanı,
250 gr. Süzme yoğurt,
8 adet bayat ekmek dilimi,
3 kaşık tereyağı,
2 domates,
2 adet yeşilbiber,
1 çorba kaşığı kırmızı pul biber,
1 çay kaşığı tuz,
1 çay kaşığı karabiber,
Yarım demet maydanoz,
Bostan patlıcanlarını közlemekle başlayalım işe. Közlenen
patlıcanları kabuklarını soyduktan sonra bıçak ile kıyalım. Ve bir tavada 1
kaşık tereyağı ile çevirelim. Bu arada başka bir tavada da küp küp doğranmış
bayat ekmekleri de yine bir kaşık tereyağı ile kızarmaya başlayalım. Bir başka kapta da içine çok az su katılmış
kıymayı suyunu çektikten sonra, yine
tereyağı ile kavuralım ama kıymanın kıtır kıtır olmamasına dikkat edelim.
Kavrulan kıymaya doğranmış bir domates ile halka halka kesilmiş biberler ile
kırmızı pul biberi, karabiberi ve en son tuzunu ilave edelim.
Malzemeler kavrulurken, süzme yoğurdu su ile biraz akışkan
bir hale getirip, iyice ezilmiş sarımsakları yoğurdun içine katalım… Ve tavada
yağda çevrilmekte olan patlıcanların altındaki ateşi kapatıp, yoğurdu içerisine
katalım. (Yoğurt kesilmesin diye dikkat edelim.)
Şimdi sıra geldi servis tabaklarını hazırlamaya; Servis
tabaklarına ilk önce tereyağında kızarttığımız ekmekleri eşit miktarda yayalım.
Üzerine yoğurtladığımız patlıcanları, en üst kısma da kavurup baharatlarla
tatlandırdığımız kıymayı yerleştirip, en son doğranmış maydanoz ile süsleyerek,
sıcak olarak sofrada sevdiklerimize servis edelim.
Bu mevsim bostan patlıcanını bulmak zor derseniz ki
haklısınız o halde mor abiyelinin bollaştığı zamanda ilk yapacağınız yemekler
listesinde olmasını dilerim bu tarifin. Yazdan közleyerek, derin dondurucuda
muhafaza ettiğim için malzeme sıkıntısı yaşamamaktayım diyeceğim ama bu
aylardan sonra da yaz sebzelerinin, kışa nasıl hazırlandığını ve muhafaza
edildiğini zaman zaman burada sizlere anlatmak dileğindeyim.
Sofralarınız şen ve bereketli, afiyet şeker olsun.
Sevgi ve saygılarımla.
Ayşen Arslangiray Kura
23 Mart 2012/İzmir
Etiketler:
ala nazik,
Ali Nazik,
bayat ekmek,
ekmek,
eli nazik,
Gaziantep,
mor abiyeli,
Patlıcan,
yöresel yemek
Yer:
Izmir, Türkiye
7 Mart 2012 Çarşamba
Bugünün menüsünde PERDE PİLAVI var!!! Beyler aşçı Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun
Haydi Beyler!!!
Bu gün sıra sizde!
Doğru mutfağa!!!
Hani bugün ‘’Dünya
Kadınlar Günü’’ ya!
Yemek, bulaşık bir gün
olsun, bu gün de sizden olsun!
Bugün vereceğim tarif
size! Hadi kolları sıvayın, başlayın!
‘’PERDE PİLAVI ‘’ yemeğin
adı.
Babaannemin tarifi ve
uygulaması, hem çok leziz, hem de çok anlamlı.
Malzemeler;
2 adet tavuk
göğüs eti,
2 çorba
kaşığı tereyağı,
1 fincan sıvı
yağ,
3 su
bardağı pirinç,
1 su
bardağı badem,
1 fincan çam
fıstığı,
1 çorba
kaşığı kuş üzümü
1 çay
kaşığı tane karabiber,
1 çay kaşığı tuz,
Perdesi
için: 2 bardak un, 2 yumurta sarısı, 1 fincan badem. Ya da bir adet hazır
yufka.
Babaannem Çerkez bir
anne ile Kırım tatarı bir babanın kızı idi. Dilinden bal, ellerinden lezzet damlardı.
13 yaşında gelin, 14 yaşında anne olmuştu. Ömrü hep mutfakta geçmişti ve şahane
yemek yapardı. Yaptığı yemeklerin de zaman zaman anlamlarını anlatır ve
sevdiklerine öyle sunardı.
Bu pilavın da apayrı
bir anlamı var. Ailemizde; hep önemli günlerde, düğün yemeklerinde,
bayramlarda, yılbaşlarında; hele de ‘’Çerkez tavuğu’’nun yanında, lezzet
şölenlerinin başköşesinde yer alır. ( Birazdan anlatacağım.)
Şimdi başlayalım, yemeğin hazırlanma safhasına.
İlk önce derin bir tencerede tavuğu haşlayarak başlıyoruz
işe. Haşlanan tavuğu sonra ince ince liflere ayırıp, bir köşede sırasını
beklemeye bırakıyoruz.
Sıcak su ve tuz ile yarım saat önceden de pirinci
ıslatıyoruz.
Kuşhane tabir ettiğimiz pilav tenceresinin içinde önce
bademleri kavuruyoruz tereyağı ve sıvı yağ ile bademler kavrulunca, kavurmaya
devam. Bu kez bademlerin yanına çam fıstıklarını ilave ediyoruz altın sarısı
bir renk alıncaya değin. Sonra, pirinçleri soğuk suda iyice nişastası akıp,
billur hal alıncaya kadar yıkayıp, tenceredeki bademler ile fıstıkların yanına
ilave ediyor ve biraz daha kavurup, üzerine iki bardak sıcak su koyuyoruz. Bu
arada kuş üzümleri, tane karabiberleri ve tuzu da ekleyip, kuşgözü kadar hafif
ocak alevinde pişmeye bırakıyoruz.
Pilav pişe dursun. 2 bardak un ve 2 yumurta sarısı ve de az
tuz ilavesiyle açarken zorlanmayacağımız yumuşaklıkta bir hamur tutup, büyükçe
bir yufka açıyoruz. Yufka açamayanlar, hazır yufka ile de yapabilirler.
Derin
ve yayvan bir cam kabı margarinle yağlayıp, yağın üzerine un serpiyor ve tek
tek bademleri yerleştiriyoruz. Cam kabın içine de yufkayı seriyoruz.
Pişen pilavı, kaşıkla savurarak biraz soğutup, içine
haşlanmış tavukları da ekliyor ve yufka kaplı cam kabın içerisine döküyoruz.
Yufkayı pilavın üzerine iyice örtüp, bir tepsinin içine ters şekilde
yerleştirip, yemek saatine yakın, 250
derecede ısıtılmış fırında yarım saat pişiriyor ve servis tabağına çıkararak,
servise hazır hale getiriyoruz.
Perde Pilavı evin bereketini temsil
edermiş eski zamanlardan beri. Perde yuvanın kutsallığını, tavuk etleri yuvanın
erkeğini, pirinçler yuvanın kadınını, bademler erkek çocukları, fıstıklar kız
evlatları, üzümler ve tuz yuvanın tadını, tuzunu, karabiberler de yuvada
karşılaşılan acıları simgelermiş.
Babaannem bu pilavı yaparken ya da
yemek esnasında; ’’Yuvanızın kutsallığına, sırlarına sahip çıkın asla ortalığa
yaymayın! Yuvanız, eşiniz ve yavrularınız sizin en kıymetli hazinenizdir, bunu
sakın unutmayın!’’ derdi. Tabii yalnız biz kızlara değil, erkek torunlarına da aynı
tembihlerde bulunurdu. Zaten bizim ailemizde hiçbir zaman kız ya da erkek
ayrımı yapılmazdı. Bu ve bunun gibi yaptığı birbirinden lezzetli yemekleri ile
sofraları şenlendirir, hem de yuvanın kutsallığını yemeklerine de yansıtırdı.
Tarif benden, hazırlaması sizden!
Eeee beyler, kolay gelsin!!!
Afiyet şeker, sofralarınız şen ve bereketli olsun.
Ayşen Arslangiray Kura
08.03.2012/İzmir
Etiketler:
Dünya kadınlar Günü,
Perde pilavı
Yer:
Izmir, Türkiye
3 Mart 2012 Cumartesi
Limonlu hava sahası!!!
http://blog.milliyet.com.tr/limonlu-hava-sahasi/Blog/?BlogNo=351786
Günlerden cumartesi. Pek bir telaştayım. Akşama yemekli
misafir ağırlayacağım. Pür telaş, bir kıyamet, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
İki ayağım bir pabuca girmiş bir haldeyim.
İki, üç gün önceden yemek listelerini hazırlamakla başladım
işe. Zeytinyağlılar, salatalar, ara sıcaklar, ana yemek ve tatlılar. Tabii ki
ilk önce, malzemeleri temin etmek gerek. Ver elini semt pazarı. Altını üstüne
getirdim. Hele de otlar revaçta bu mevsim. Şimdi nispet yapmak gibi olmasın ama
Ege’nin farkı bir başka. Yeşilin her bir türlüsü ile hem de tazecik, haşır
neşir oluveriyor insan.
Neyse! Alışveriş, ilk hazırlıklar derken. En evvela, zeytinyağlıları pişirdim bir gün önceden. Hani zeytinyağlı yemekler dinlenince daha bir
lezzetli oluyorlar ya, o bakımdan. 3. Cemre sırada ha düştü ha düşecek, Güneş
de pırıl pırıl amma soğuk tüm haşmeti ile ilikleri bile dondurmakta! Doğal
buzdolabı balkon, zaten zehir zemberek. Pişen yemekler birer birer balkona(balkon
kapalı yalnız) dizildiler. Bu güne de salatalar ile ana yemekleri bıraktım.
Sabah beri koşmaca, koşturmaca. Her bir sunulacak yemek hazırlandı, sıra geldi
sofrayı hazırlamaya.
Üst sınıfa değil alt sınıfına bile dâhil olamadık ya
sosyetenin! Yok, öyle altın yaldızlı, gümüş kaplamalı sofra takımları! Mütevazı
tabaklar,( babaannemden kaldı valla antika)çatallar, kaşıklar, bardakları
bembeyaz masa örtüsünün üstüne sıralamaya başladım.
Sofra düzeni ve süsüne pek bir dikkat ederim doğrusu.
Sunduğum yemekler ne kadar leziz tatlar içerse de, göze de hitap etsinler görsellikleri
ile değil mi?
Tam her şeyi hazırladım, düzenledim. Şu sofra düzenine bir
kez de şöyle uzaktan bakayım dedim ki! Aaaa bir de ne göreyim?
Limon ağzında sigara, kurulmuş sofranın başköşesine!
-Hey!!! Ne arıyorsun bakayım orada? Diye sordum.
-Ne demek istiyorsun! Bensiz olur mu hiç bu sofra? Diye
karşılık verdi umarsızca!
-Hah! Bir de sigara içiyorsun! Şimdi kül olacak, tertemiz
masa örtüsü! Dedim, kızgınlıkla.
-Eee ne duruyorsun? Tabla ver o zaman!
-Hem öyle söylenip de durma! Şimdi, millet gelince zaten
dumanlı hava sahası olacak burası! Bari ilk benim yaydığım mis limon kokusu
sarsın ortalığı!
Kızayım mı? Güleyim mi? Bilemedim!
Tüm gece boyunca, inanın kaldı sofranın başköşesinde!
Arada bir de lafa karıştı ya! Hadi neyse!
Biliyor musunuz?
Salonu buram buram limon kokusu sardı, yemek süresince.
Ben de, gecenin bu vaktinde; tanıştırmak istedim, benim
muzip limonu sizlerle de.
Akıllarda takıldı ise!
Neler vardı yemek listesinde?
Eh onu da yazarım bir ara sizlere, hem de tarifleri ile
birlikte.
Ziyafet tadında, şenlikli ve sağlıklı olsun sofralarınız
ille de ağız tadıyla ve de neşeyle.
Her daim kalın, sevgiyle.
Ayşen Arslangiray Kura
4.03.2012/İzmir
Etiketler:
dumansız hava sahası,
Limon
Yer:
Izmir, Türkiye
21 Şubat 2012 Salı
''Mırra''nın kaç yıl hatırı var?
http://blog.milliyet.com.tr/--mirra--nin-kac-yil-hatiri-var-/Blog/?BlogNo=348073
Belki kırk yıl, belki de daha fazla.
Belki kırk yıl, belki de daha fazla.
Kahve bahane aslında, önemli olan sahip olduğun dostluğu
yitirmemektir ömür boyunca.
Mükellef bir sofrada, şahane lezzetlerle donanmış masadan;
yemeklerimizi yedikten sonra salondaki koltuklara kurulmuştuk ki sohbetimize
burada devam etmek niyetindeydik.
Ne harikaydı lezzetler, anlatamam şimdi! Söz aldım,
tariflerin hepsini verecek ve ben bir bir sizlere yansıtmaya çalışacağım.
Bir elinde ibrik, bir elinde iki kulpsuz koni biçiminde
fincanla beliriverdi önümde.
- Aaaa bende de var bu fincanlardan! Diye çığlığı basıverdim
gayriihtiyarî.
- Peki, ne yaptın onları?
- Bilmem!! İlk evlendiğim yılda hediye gelmişti. Kimse
itibar etmedi. Pek küçük bunlar, dediler. Unutuldular gitti dolabın kuytu bir
köşesinde!
Hakikaten, ne oldular bilmiyorum! Çok uzun yıllar geçti
aradan, en az 10 kez de ev taşıdık. Taşınma esnasında nerelere atıldılar, kayboldular
bilmiyorum.
Elindeki ibrikten fincana o özel fincana bir iki yudumluk
kahve damlatıp, içmem için sundu.
Acıydı. Köpüksüz, şekersiz ve buruk ama damakta iz bırakan
bir tadı vardı. O da ne yabancı olmadığım ve çok sevdiğim bir koku ve tat geldi
içim anında.
-Bunun içinde kakule var! Dedim.
-Nasıl bildin? Diye sordu. Şaşırma sırası bu kez ona
gelmişti.
-Çok severim kakuleyi, her gün bir iki tane çiğnerim.
- Hadi kakuleyi tanıdın ama bilmediklerin vardır daha! Sakın
fincanı sehpaya bırakma!
-Bu kez ben afalladım!
- Niye?
‘’Bu bizim yörede; Mardin ve Urfa yörelerinde özeldir. Mırra
ikram etmek bile özel kişilere hastır. Geleneksel bir ikramımızdır.
Genelde, mangalda 6 ya da 7 saat süresince kaynatarak,
damıtarak, dinlendirerek hazırlar ve sunarız.
Tabii buralarda uygulamada eksiklerimiz var ama ben iki
cezvede kaynatıyor, cezveden cezveye tülbentten süzerek hazırlıyorum.
Dinlendiriyor, kaynatıyorum. Arada sırada mutfağa gittikçe hazırladım.
Aslında; bizim oralarda, gümgüm adı verilen özel kapaklı
cezvelerde pişirilir.
Her evde mırra pişirmek için özel imal edilmiş mangal, maşa,
kürek, boy boy gümgümler, ibrikler ve cezveler vardır.
Mırra fincanları da özeldir ve konuklara sıra ile ikram
edilir. Asla bu fincanlar tepsiye konulmaz. İkram edilen fincanı eline alan
konuk, fincanı elinde çevirerek içer ve ev sahibine elden geri verir. Ev sahibi
de diğer konuğa ikram eder.
Konuk, fincanı ev sahibine vermeyip de es keza yere
bırakmaya kalkarsa eğer ceza olarak o fincanı altınla doldurmak zorundadır!
Mırra öyle her gün içtiğin kahveye benzemez. Hazırlaması,
sunumu ve içimi çok özel bir şölendir.’’
İçtiğimiz mırranın eşliğinde, mırranın özelliklerini
öğrendim, arkadaşımdan ve sizlere yansıtmaya çalıştım bu nadide kahvenin
güzelliğini.
Mırra fincanını sehpaya bırakır mıyım hiç? Hele de altının
tavan yaptığı bu günlerde!
Bu arada kaç fincan mırra içtiğimi de saymadım zira bir iki
yudumda tükeniveriyordu fincandaki kahve.
Zaten konuk kâfi demedikçe de ikram devam edermiş.
Ve o muhteşem lezzetin tadı damağımda kaldı desem yalan
söylememiş olurum.
Arkadaşıma bu özel şölen için teşekkür ederken, dostluğun,
kıymet bilende yüceliğinin de sırrına eriştim sayesinde.
‘’Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var’’ derler.
Gönül ne hissederse güzel eyler.
Sevgi, hoşgörü, vefa dostluğu baki eyler.
Saygı ve sevgiler.
Ayşen Arslangiray Kura
8.02.2012/İzmir
Yer:
Izmir, Türkiye
19 Şubat 2012 Pazar
Ağlayan Pasta
http://blog.milliyet.com.tr/--artik-aglama---dedi--gozyaslarim-aglayan-pastada-simgelendi-/Blog/?BlogNo=349715
Hatçam’dan ayrılalı hayli zaman oldu! Yüreğimin bir
köşesinde, o ayrılığın hüznü, sararan yaprak misali durup, duruyor ve duracak
taa ki sonsuza değin.
Hatçam, dert ortağım, sırdaşım, gönül yoldaşım, kız
kardeşten öte can arkadaşım. Gönüllerimiz, fikrimiz hep bir ama eskisi gibi
olmuyor be Hatçam araya mesafe girdi. Artık eskisi gibi yedi yirmi dört, her
an, her zaman görüşemiyoruz ki!
‘’Sakın ola taşınırken bana haber vermek gibi bir gaflete
düşmeyin.’’ Dedim ki zaten Ada’da idim. ‘’Ben yokken gidin! Dayanamam! Yüreğim
kaldırmaz!’’ Dedim demesine de! Sanki ben dememişim, tembihlememişim gibi,
duyarlı vatandaşın biri!!! Gamlı Baykuş!!! Misali, telefonla yetiştirdi!
‘’Bugün taşınıyorlar.’’ Diye müjdeledi!
Tabii ben gözyaşlarımı zapt edemedim. Gerçi hâlâ da zapt
edemiyorum ya! Neyse!
Geçen akşam, onlarda idik. Eski günleri yâd ettik.
Hatçam bana bir sürpriz hazırlamış.
‘’Bak Ayşen abla, bu pastayı sana ithaf ettim.’’
‘’Adı ağlayan pasta! Lütfen
ama artık yeter! Sakın yerken ağlama!’’ dedi.
Dedi demesine de kim dinler ki onu! Hele de bu ayrılık en
hassas olduğum konu! Kalp mahzun, zaten gözler buğulu.
Boğazımda düğümlene düğümlene yedim, hatırı kırılmasın diye.
Sizlere yazıp, anlatmak için tarifini aldım. Bir de fotoğrafladım ama benim
Efe, bilgisayarı formatlarken, birçok fotoğraf gibi pastanın fotoğrafı da
kayıplara karışmış.
İşte benim mutfak tariflerimin sitili de bu. Bazen öykü
içerir, bazen hayatı, bazen mizahi, bazen de böyle hüzünlü. Selam olsun okuyan,
beğenen, deneyen ve yorumlayan gönüllere.
Şimdi gelelim sadede; malzeme listelerine.
Kek için;
3 fincan un, 3 fincan şeker, 5 yumurta, 1 fincan süt, 1
paket kakao, 1 paket kabartma tozu.
Öncelikle, 3 fincan şeker ile 5 yumurta, çırpma teli ile
iyice çırpılır ve sırası ile diğer malzemeler de katılarak çırpılan kek daha
önceden yağlanıp, unlanan cam fırın kabına (dikdörtgen olanı tercih edilirse
daha iyi olur.)dökülür ve önceden ısıtılmış 200 derece sıcaklıktaki fırına
pişmesi için konulur.
1.sos malzemesi;
3 çay bardağı süt, 1,5 su bardağı su, 2 çay bardağı şeker, 3
kaşık mısır nişastası, 1 paket kakao
Ayrıca, 1 su bardağı soğuk süt. Bu ayrıntıyı unutmamak
gerek! Zira kek pişer pişmez eşit miktarda olmak kaydı ile üzerine dökülecek.
Sosun tüm malzemeleri, derin bir tencerede ve orta
hararetteki ocakta muhallebi kıvamına gelinceye değin karıştırılarak
pişirilecek. Sakın ola fırındaki keki unutmayın bu arada!
Fırından pişen keki çıkarttığınızda üzerine soğuk sütü de
döktükten sonra, hazırladığınız muhallebi sosunu yine eşit miktarda olmak kaydı
ile kekin üzerine yayın.
Sıra geldi 3. Hamleye;
2 paket krem şantiyi, 2 bardak süt ile koyu bir kıvam
alıncaya değin, çırpıcı yardımı ile çırpın onu da kekin üzerine yayın. Ve bıçak
ile düzeltin.
Son hamle;
1 paket sütsüz çikolatayı ki buna bitter diyorlar. Benmari
usulü( Sıcak su içerisinde konulmuş ikici bir kap içinde) eritin ve hemen zaman
kaybetmeden krem şanti ile kaplanmış kekin üzerine gözyaşı damlaları gibi
damlatın. Çikolata yerine, hazır çikolata sosu da kullanabilirsiniz. Tercih
sizin.
Özene bezene, eh biraz da emek ve de zahmet harcayarak,
sevginizi de katarak hazırlamış olduğunuz bu ağlayan pastayı en az 2 saat buzdolabında beklettikten sonra, sevdiklerinize
sunabilirsiniz.
Biliyorum! Her hazırlama aşamasında benim gözyaşlarımı görür
gibi olacaksınız amma eeee işin sırrı da burada.
‘’Yapacak bir şey
yok!’’
Sofralarınız
bereketli ve şen,
Afiyet, şeker olsun.
Ayşen Arslangiray Kura
20.02.2012/İzmir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


